Bozkırdan Karadeniz kıyılarına uzanan geniş coğrafyada at, günlük hayatın sadece bir bineği değildi. Uzaktaki otlağa ulaşmayı, haberi obadan ötekine taşımayı ve bozkırın sonsuz ufku aşmayı mümkün kılıyordu. Bu işlevi nedeniyle at, Türkçede bir yol arkadaşı ve hayatın destek unsuru olarak anlatıldı.
Bu bağ ölümle de sona ermiyordu. Altay Dağları’ndaki kurganlarda atlar, sahipleriyle birlikte eyerleri ve süslü başlıklarıyla toprağa verilmişti. Öbür dünyada da yolculuk yapılacağı inancı atın önemini gösteriyor; yas anlarında kuyruğunun kesilmesi ise yakınlığın sessiz bir işareti olarak yorumlanıyordu.
Orhun Yazıtları yalnızca kahramanları değil, bazı savaşlarda kullanılan atları da adlarıyla anlatır. Kül Tigin’in atlarından Tadık Çor’un boz atına kadar pek çok isim kayalara kazınmıştı. Dede Korkut, Kırgız destanı Manas ve Köroğlu anlatılarında da atlar kahramanlardan ayrı birer karakter gibi görünür; birlikte yol alır, iletişim kurar ve birbirlerine bağlılıklarını ortaya koyar.
Türkçedeki atasözleri ve deyimler bu ilişkinin izlerini sürdürüyor. At binen, kılıç kuşanan, atı alan Üsküdar’ı geçen gibi kalıplar bugün de kullanılır. Bununla birlikte at, avrat, silah şeklindeki eski anlayış bir kültür belgesi olarak okunabilir; aynı biçimde bugünün ölçüsü olarak tekrarlanması ise farklı bir değerlendirme gerektirir.
TÜİK verilerine göre 20 yıl önce Türkiye’de 200 binin üzerinde at bulunurken son verilerde sayı 65 bin civarına indi. Traktör tarlalarda, kamyonet yollarda etkili olurken at kültürü de dilden çekiliyor. Bunu yalnızca nostaljik bir kayıp olarak görmek yerine atçılık yaşatan oluşumları ve yerli at ırklarını koruyan çalışmaları sürdürmek, geçmişten bugüne taşınabilecek bağı korumanın önemli bir bölümünü oluşturuyor.
Kaynak: Cumhuriyet Son Dakika